Vapurda karşıma 19 yaşlarında bir genç oturdu. Hava su derken bir sohbete dalıve
...rdik.
“Ben” dedi. “Delikanlı adamım. Hayatta en önem verdiğim şey budur.”
Gülümsedim ve “Elbette delikanlısın. Gencecik çocuksun.” dedim.
“Hayır abi, o anlamda değil” dedi. “Ben mertlik anlamıyla, dürüstlük ve harbilik anlamıyla delikanlıyım”
Onu
sessizce süzdüm. “Demek sen laf olsun diye söyleneni değil de “gerçek”
delikanlılığı kast ediyorsun. O iş o kadar kolay değil vallahi.
‘Mertlik, dürüstlük, harbilik’ anlamında bir delikanlı olabilir misin,
gerçekten?” diye sordum.
“Evelallah abi, sorulur mu bu?” dedi.
“O
zaman şöyle sorayım. Farz et ki kızkardeşin bir gence aşık oldu. Farzet
ki bunlar seviştiler. Aile bu durumu haber aldı. Ne yaparsın?”
“Çeker ikisini de vururum” dedi.
“Peki”
dedim. “İkisini birden vurmasan da, onlara bir şans versen.
Birbirlerini gerçekten seviyorlarsa evlenmelerini, sevmiyorlarsa da
yollarını dostça ayırmalarını filan sağlasan.”
“Abi o zaman delikanlı olmam, pezevenk olurum. Öyle bir şey yaparsam nasıl çıkarım insanların karşısına?”
“Bence
o zaman gerçek delikanlı olursun. Geleneklerin suçlu ilan ettiği iki
insanın infaz memuru olup, üç beş yıl hapis yatmak kolay. Ama tüm
topluma karşı çıkıp, kız kardeşini ve o oğlanı korumak; asıl bu cesaret
isteyen şey değil mi? Asıl delikanlılık bu değil mi? Kardeşini ve
sevgilisini vurunca, seni tutuklayan polis dahil herkes sırtını
sıvazlayacak. Oysa bunun tersini yaparsan, herkes sana “pezevenk”
diyecek. Toplum seni küçümseyecek belki ama doğru olanı yapmış
olacaksın. Hangisi daha zor?”
“Anlamadım abi bunu” dedi.
“Bak
şimdi. Ben üniversitede okurken milliyetçi çocuklar gelir bildiri
okurdu. Sonra dinci çoçuklar gelir bildiri okurdu. Her iki grubun da
tuzu kuruydu. Çünkü her iki gruba da polis hiçbir şey yapmazdı. Bunlar
polisin kolunun kanadının arkasına sığınır, herkese tepeden
bakarlardı... Ama ne zaman bir grup solcu genç çıkıp en ufak bir bildiri
okusa; polisler her yerden fırlayıp bunları dövmeye başlardı. Şimdi
sence kim delikanlı? Babasının arkasına sığınıp arkadaşlarına laf eden
sağcılar mı; dövüleceklerini bile bile herkesin menfaatine bir konuyu
dile getiren solcular mı?”
“Abi şimdi öyle diyosun da, ben de milliyetçi bir adamım. Yani bana ‘delikanlı değil’ filan dedirtmem. Ayıp oluyor abi.”
“Sesinin
tonu nasıl değişiverdi.” dedim. “Oysa senin baban olacak yaştayım.
Şurada da tatlı tatlı konuşuyoruz. Ama birden sesinin tonu değişiyor.
Ben biraz üstelesem bana el kaldımaya kalkarsın. Hadi buyur kaldır.
Kavga çıksın. Sana bir öneri getireyim; bana vururken ‘Sus ulan pis
PKK’lı’ diye de bağır. Emin ol ki, 10 kişi daha gelir ve beni burada
linç edersiniz. Hatta öldürür, denize atarsınız. Doğru mu? Allah aşkına
yanıt ver, böyle olmaz mı bu iş?”
“Olur abi. Aynen böyle söylediğin gibi olur.”
“Şimdi
söyle bana. Senin arkanda böyle bir güç var. Benim arkamda hiç kimse
yok. Ben yine de düşündüklerimden bir milim geri gitmiyorum. Sense
doğduğun günden beri hep başkalarının gücünü alarak efeleniyorsun.
Doğduğun gün sana ne söylenmişse onu doğru kabul etmişsin. Babasının
tuttuğu takımı tutan çocuklar gibi, hiç yorum yapmamış, hiç karşı
çıkmamışsın. Hep suyun aktığı yöne gitmişsin. Sence hangimiz daha
delikanlıyız?”
“Abi sen şimdi beni kızdırmaya çalışıyorsun ama ben namuslu bir insanım. Sözümün eriyim. Mert biriyim ben.”
“Biliyorum ama her şey bu çarptırılmış delikanlılık teriminden çıkıyor.
Derslerini çalışmayıp, kendini serseriliğe vuran biri, çıkıp bir aydını
sırtından vuruyor. Bunu yapınca bir anda “alemin en büyük delikanlısı”
ilan ediliyor. Bu alem nasıl bir alem, güzel kardeşim, bir düşünsene...
Delikanlı kim? Sırttan vuran sünepe mi; bir gün sırtından vurulacağını
bile bile doğru bildiğinden şaşmayan o yüce çınar mı? Hangisi ‘harbi’
delikanlı?
Senin delikanlılık dediğin güçlü olanın haklı
sayılması; benim delikanlılıktan anladığım haklının güçlü olması. Hadi
buyur bakalım. Nasıl çıkacağız bu işin içinden? Nasıl tartacağız
bunları?”
Bir süre sustu. Neden sonra “Çok karıştırdın be abi... Zor bu iş” dedi.
Güldüm. “En başta söylemiştim sana” dedim. “Delikanlı olmak kolay değil.”
Sonra cılız omuzlarına dostça dokundum, delikanlı adayının:
“Ama
bir kez denersen göreceksin. Sanıldığı kadar zor da değil. Yeter ki
dene. Yeter ki dene güzel kardeşim; ne olur, bir kez olsun dene...”
Ateş İlyas Başsoy